MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

(AUFBAU UND ENTSTEHUNG DES MODERNEN TÜRKISCHEN RECHTS)

Yrd.Doç.Dr. Erol ULUSOY

Rechtsanwalt und Dozent an der Universität Marmara in Istanbul (Lehrbeauftragter der Universität Bielefeld)

 




KAMU HUKUKU

 

I-                   ANAYASA HUKUKU

Osmanlı İmparatorluğu, devlet yönetim sistemi bakımından, mutlak bir monarşiydi. Bütün devlet yetkileri padişahta toplanmıştı. Osmanlı İmparatorluğunda, Batıda olduğu gibi 18. ve 19. yüzyılda anayasal bir devlet düzenine geçilemememiştir. Bunun nedenlerinin genel olarak askeri, islami ve yapısal nedenler olmak üzere üç noktada toplanabileceği belirtilir[1].

Osmanlı İmparatorluğu’nda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezi hükümetin temsilcileri ile ayan arasında kabul edilip imzalanan “Sened-i İttifak” gösterilir. Sened-i İttifak, ayanın Saraya karşı bir denge kurma denemesidir; ancak başarılı olamamıştır. Bu Senet’le, devlet işlerine resmi sıfatı haiz memurlardan başkasının karışamayacağı, iktidarın kullanılmasına sadrazamın katılacağı ve bundan dolayı kendisinin sorumlu olacağı gibi hükümler yer almış, buna karşı ayan temsilcileri, içlerinden birinin devlete karşı ayaklanması halinde bunun bastırılmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişlerdir. Ancak bu hükümlerin uygulanmasını sağlayacak bir mekanizma getirilmemiştir[2]. Daha sonra Gülhane Hattı Hümayünü (1839) ile başlayan Tanzminat dönemindeki hareketler de, Sarayın otoritesini güçlendirici reform girişimleri olup iktidarın sınırlandırılması sonucunu doğurmayacaktır. Sarayın otoritesinin sınırlandırılması isteği, halk yığınlarından değil, fakat aydınlardan (Genç Osmanlılar) gelecektir[3]. İlk yazılı anayasa olan 1876 Kanun-i Esasi aydınların eseri olan bir anayasadır. 1876 Anayasısı, “Meclis-i Umumi” adını alan, birisi seçimle diğeri padişahın atamasıyla oluşan iki meclisten meydan gelen bir parlamento kurmuştur. Ancak Parlamentonun yetkileri hayli dar tutulmuştur. Örneğin bir parlamento üyesinin kanun teklif edebilmesi için, önce padişahtan izin alması gerekliydi. Her iki meclisçe kabul edilen tasarılar, padişahın onayı olmadan yürülüğe giremezdi[4]. Padişah istediği zaman seçimle kurulan meclisi feshedebilme yetkisine sahipti. Nitekim 1878 yılında Padişah II Abdilhamit, Anayasa’daki bu yetkisinden yaralanarak meclisi dağıtmış ve ülkeyi tekrar mutlak monarşi ile yönetmeye başlamıştır. Bu dönem II. Meşrutiyete kadar devam eder.

II. Meşrutiyet, 1908 yılında, “Genç Türkler” adı verilen bir muhalefet hareketinin etkisi ve 1908 yılında Rumelide’ki askeri birliklerin isyanı sonucu, Kanun-i Esasinin yeniden uygulanmaya konduğu dönemdir. 1909 yılında; Kanun-i Esasi’de yapılan değişikliklerle, demokratik bir meşruti monarşi anayasası yaratıldı ve Osmanlı İmparatorluğunda, parlamenter bir sisteme geçilmiş oldu[5]. Anayasa’daki Padişahın meclisi feshetme hakkı, kanun teklif edebilmek için padişahın izninin alınması zorunluluğu yapılan bu değişikliklerle kaldırıldı. II. Meşrutiyet ve onun getirdiği anayasa değişiklikleri daha geniş kapsamlı bir “aydın hareketi” olmuştu. Bu rejim, Osmanlı İmparatorluğunun da katıldığı Birinci Dünya Savaşının yenilgi ile sona ermesi ile yıkıldı. 1919 Yılında Türkiye müttefik devletleri tarafından işgal edildi.

İstanbul işgal altında olduğu için kurulan yeni parlamento olan TBBM 23 Nisan 1920 de Ankara’da toplanır ve 1921 tarihli kısa bir anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilir. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, aslında bağımsızlığa kavuşacak yeni Türk Devletinin anayasa düzeni ile ilgili olup, egemenlik anlayışındaki köklü devrimci bir değişikliği içerir. Egemenliğin millete ait olduğu ilk defa bu anayasa ile ifade edilir. Osmanlı anayasalarından temel farkı, bütün yetkilerin TBMM’nde toplanması ve yürütmenin artık yasamadan çıkan ve ona tabi olan bir organ olmasıdır[6]. Bu Anayasa’da yürütme ve yasama kuvvetleri Mecliste toplanmış, Meclis istediği zaman bakanlara yol gösterebilme ve onları değiştirme yetkisi ile donatılmıştır. Bu hükümet sistemi “meclis hükümeti” sistemidir. Anayasadaki düzenlemelerle iller ve ve nahiyelerde yerinden yönetim ilkesine geçiş hazırlanmıştır[7].

TBMM 29 Ekim1923 yılında Cumhuriyet ilan etmiştir. Cumhuriyetin ilanından kısa süre sonra hazırlanan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1921 Anayasasında olduğu gibi, egemenliğin kullanılmasında tek yetkili organ olarak TBBM’ni öngörmektedir. 1921 Anayasasından farklı olarak, 1924 teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Fransız Devriminden beri süregelmekte olan “tabii hak” kavramını kabul ederek, klasik hak ve özgürlüklere yer vermekteydi (md 68-88)[8]. Md 68’e göre “Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.” Anayasa’da hak ve özgürlükler geniş ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş, çoğu zaman sadece adları sayılmıştır. Bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin düzenlemeler yoktur; 1876 Kanun-i Esasi’de olduğu gibi hak ve özgürlüklerin korunması, “kanuni güvence”den ibaretti[9]. Bu Anayasa’nın demokratik anlayışı, köklerini Ruossea’un genel irade görüşünden alan çoğunlukçu demokrasi anlayışına dayanmaktadır[10]. Ancak Osmanlı İmparatorluğundaki, Padişahın egemelik anlayışına son verilerek TBMM’nin bütün bir milleti temsil etmesi en büyük güvence olarak kabul ediliyordu[11]. Meclis yasama yetkisini kullanırken (md 6), yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanılabilmekteydi (md 7). Hükümetin kurulması konusunda da Meclisin sadece güvenoyu verme yetkisi bulunmaktaydı (md 44). Böylelikle meclis hükümeti sisteminden parlamenter hükümet sistemine de geçiş süreci başlatılmış oluyordu. 1924 Anayasasında zaman zaman bazı değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan Türkiye’nin batılılaşmasını hızlandırması açısından en önemlisi, 1937’de Anayasa’ya laiklik ilkesinin konulması olmuştur.

1924 Anayası, bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve halk oylaması ile kabul edilen 1961 Anayasası ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1961 Anayasasının yapılmasına yol açan 27 Mayıs 1960 askeri hareketi, askeri ve sivil bürokrasinin devlete yeniden yön verme özlemi olarak değerlendirilir[12]. 1961 Anayasını hazırlayanlar, öncelikle meclis çoğunluğunun baskısına karşı, egemenliğin kullanılmasında TBMM’ni artık tek yetkili organ olmaktan çıkaracaktır. Böylece, demokratik hayatın gerçekleşmesi için, meclisin yetkilerinin kısıtlanması ve denetlenmesi yönünde bir düzenleme getirilirken, öte yandan da iyimser bir bakış açısıyla, bağımsız mahkemler ve özerk kurumlar yolu ile bir denge oluşturularak siyasi iktidar da sınırlandırılmak istenmiştir[13]. İlk defa kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek üzere Alman Federal Anayasa Mahkemesi örnek alınarak bir Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Yargı bağımsızlığı yürütme organına karşı güvenceye alınmıştır. Yasama organı iki meclisten oluşturulmuştur. Yerel yönetimlerin yetkileri artırılmıştır. Siyasal partiler demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmiş, dernek ve sendika kurma hakkı güvenceye alınmıştır. Temel haklar ve özgürlükler anayasal güvenceye alınarak, bunların kanunlarla düzenlenmesinin sınırları çizilmiştir. İlk defa sosyal devlet ilkesi benimsenmiştir.

Ancak 1961 Anayasasındaki bu düzenlemeler ülkenin gelişimi bakımından bekleneni verememiştir[14]. 1980 yılına girildiğinde, toplumdaki çok yönlü çalkantılar, bu kez emir komuta zincirine bağlı biçimde 12 Eylül 1980 askeri harekatına yol açacaktır. 12 Eylül 1980 askeri harekatı ile 1961 Anayasasının çoğu hükümlerinin uygulanmasına son verilerek, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına başlanmıştır. 1982 Anayasası sivillerden oluşan bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Kurucu Meclis üyeleri ise genel seçimlerle halk tarafından değil, askeri haraketi yapan Milli Güvenlik Konseyi tarafından seçilmiştir. Halk oylamasına sunulmadan önce 1982 Anayasasına son şeklini, 1961’den farklı olarak, Milli Güvenlik Konseyi vermiştir. Böylelikle anayasayı hazırlayan sivillerin oluşturduğu Kurucu Meclisin yalnızca “danışmanlık” yapmış olması gibi bir sonuç doğmuştur. 1982 Yılında halkoyuna sunularak büyük bir çoğunlukla kabul edilmiştir ve halen yürürlüktedir.

Halen yürülükte olan 1982 Anayasası kazuistik yöntemle hazırlanmış bir anayasadır. Bunda, her siyasal ve sosyal soruna mutlaka hukuki bir çözüm bulma eğiliminde olan Türk siyasal kültürünün “kanuncu” (legalistic) niteliğinin rol oynadığından şüphe edilmez. 1982 Anayasa çalışmalarına egemen olan düşünce, geçmişte 1961 Anayasası döneminde yaşanılan olayların, yürütmenin zaafından kaynaklandığı yönündedir[15]. Aslında her anayasa kendisinden önceki anayasa göre bir tepki anayasasıdır. Halen yürürlükteki 1982 Anayasası da bir önceki 1961 Anayasına duyulan tepki içerisinde hazırlanmıştır.

1982 kurucuları, ayrıntılı sayılabilecek bir anayasa metni hazırlarken, aynı zamanda “güçlü iktidar” arayışına da yöneleceklerdir[16]. Böylelikle yürütme oraganının iki unsurundan olan Cumhurbaşkanının yetkileri artırılmıştır. 1961 Anayasası döneminde ortaya çıkan Meclislerin karar almalarındaki tıkanıklığı giderici hükümler getirilmiştir; şöyle ki, Meclislerin sayısı bire indirilmiş, pratikte hemen hemen imkansız olsa da Cumhurbaşkanı’na belirli koşullarda Meclisi feshetme ve seçimleri yenileme yetkisi verilmiş (md 116), Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde Meclisin kendiliğinden feshedileceği öngörülmüştür (md 102). Sendika (md 52/I, 54/VII), dernek (md 34/IV) ve vakıfların (md 68/VI) siyasetle uğraşmaları yasaklanmıştır. Devletin başlıca temel nitelikleri olarak cumhuriyetçilik, demokratik devlet, hukuk devleti, insan haklarına saygılı devlet, sosyal devlet ve Atatürk Milliyetçiliğine bağlılık anayasal olarak tespit edilmiştir.

Türk anayasaları geleneksel olarak değiştirilmesi zor olan, bir başka deyimle sert anayasalardır. Bununla birlikte 1982 Anayasası Türkiyenin Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları içerisinde sık sık değişikliklere uğramış, idam cezası kaldırılmış[17], ve halen seçilme yaşının 25’e düşürülmesi, siyasi partilerin kapatılmasının ağırlaştırılması gibi önemli değişiklik çalışmaları yapılmaktadır.

 

II-                YÖNETİM VE YÖNETSEL YARGI HUKUKU

Yönetim hukuku Kara Avrupası ülkelerinde özellikle XIX yüzyılın sonlarına doğru gelişmeye başlamış bir hukuk dalıdır[18]. Türkiye’de yönetim hukuku, Osmanlının tanzimat dönemleri içerisindeki batılılaşma çabaları içinde, Fransa örnek alınarak, hukuk sistemindeki yerini almıştır[19]. İlk alınışında olduğu gibi bu gün de yönetim hukukumuz geniş ölçüde Fransız Hukukunun etkisinde olmakla birlikte, özgün bir gelişme göstermektedir[20]. Türkiye’de yönetim hukukunun temel anlayışı, Fransa’dan farklı olarak, biçimsel anayasalarda yer alır, yönetime yön veren bir çok kurala biçimsel anayasada yer verilmiştir[21].

Türk idare hukukun ana kaynağı 1982 Anayasası’dır. İdare hukuk sistemi yazılı hukukun üstünlüğü ilkesine dayanır. Bunun yanında yargı yerlerinin kararları da hukukun oluşmasına etkili olmaktadır. Gelişim durumunda olan yönetim hukukuna, yargı kararlarının etkisi çoktur. Fransız yönetim hukukunu büyük ölçüde etkileyen Fransız Danıştayının (conseil d’Etat) içtihatları geliştirmiştir. Bizde de durum Fransa’dakine benzer, Danıştay idare hukukunun gelişmesine çok etkili olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin organik idari yapısı da Fransa’nınkine benzer, merkeziyetçidir, federal değildir. Ancak Fransa’daki gibi yarı başkanlık sistemi degil, parlamenter sistem geçerlidir.

Türkiye’de adli yargıdan ayrı oluşturulmuş bağımsız bir idari yargı sistemi geçerlidir; uyuşmazlıklar adli mahkemelerden ayrı uzmanlık mahkemelerinde (idare mahkemelerinde) ve özel hukuk uyuşmazlıklarından farklı yöntemlerle ve kurallarla çözümlenir. İdari yargı hakkında 1982 tarih ve 2577 Numaralı[22] İdari Yargılama Usulü Kanunu yürürlüktedir. İdari yargı sistemi de idare hukuku gibi Fransa’dan etkilenmiştir. İdari yargıdaki en yüksek mahkeme konumundaki Danıştay ilk defa tanzimat döneminde kurulmuş, böylelikle adliye mahkelerinin yanında bir de idari yargı kabul edilmiştir.

Türkiye’de halen bir İdari Usul Kanunu hazırlanması çalışması yapılmaktadır. Bugüne kadar bir İdari Usul Kanununun çıkarılmamış olmasının nedeni olarak, Türkiyenin idare hukuku ve sistemini büyük ölçüde iktibas ettiği Fransa’yı izlemesi gösterilmektedir[23]. Keza Fransa’da da idari usul dağınık ve işin özüne inmeyen kanun veya kararnamelerle düzenlenmeye çalışılmaktadır.

 

III-             CEZA VE CEZA USUL HUKUKU

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde islam hukuku esasları uygulanmaktaydı. Ancak özellikle ilk defa 1858 tarihinde çıkarılan Ceza Kanunnamei Hümayunu ile dini kayıtların etkisinden kurtulmuş, uygar dünyanın hukuk hükümlerine bağlı bir kanun meydana getirme amaçlanmıştır[24]. Bu kanunun 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunun’nun bir tercümesidir. Fakat bazı yerlerinde şeri hukuku ilgilendiren hükümler de eklenmiştir, sözgelimi, diyet kurumu muhafaza edilmiştir. Ayrıca Fransa’da cezalandırılmış bulunan birden fazla evlilik bu Kanunda cezalandırılmamıştır[25]. 1926 yılına kadar yürürlükte kalmış ve halen yürürlükte bulunan 1926 tarihli TCK yürürlükten kaldırılmıştır. 1858 tarihli Kanunu hazırlayanlar ceza hukukunu din etkisinden arındırıma amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Kanunda şeriat hükümlerinin de uygulanacağı belirtilmekteydi, adliye mahkemeleri tarafından yeni kanuna göre cezalandırılan bir suçun, şeriye mahkemeleri tarafından bir de İslam Hukukuna göre muhakemesinin yapılmasına olanak tanımaktaydı.

İslam ceza hukukunda suçlar üçe ayrılmaktaydı[26]: 1) Allah’ın haklarına karşı işlenen suçlar; had cezası ile cezalandırılan ve temelde dinsel nitelik gösteren, ancak zina, zina iftirası, hırsızlık gibi, bazı suçları da kapsayan suçlardı. Bunlar Kur’anda gösterilmiş, cezaları değişmez biçimde belirlenmiş olan ve şikayet bulunmasa da kovuşturma yapılan suçlardı. 2) Kulların haklarına karşı işlenen suçlar; adam öldürme, yaralama, çocuk düşürme gibi suçlardı. Bunların sadece kişileri ilgilendirdiği kabul edilir ve ilgilinin dava etmesi üzerine kovuşturulması sözkonu olurdu. Bu suçlarda kısas uygulanabilir ve af ya da sulh geçerli olurdu. Mirasçılardan sadece birinin faili affetmesi, kısas hakkını düşürür ve bu hak tazminat türünden bir bedel ödenmesine dönüşürdü. Buna diyet denirdi. 3) Taziren cezalandırılan suçlar, Allah’ın ve kulların haklarına karşı suçların dışında kalan ve devlet başkanının cezalandırma hakkının bulunduğu suçlardı. Hangi eylemlerin bu şekilde cezalandırılacağı takdire bırakılmış olup, kesin biçimde belirlenmiş değildi. Tazir cezaları, azarlama, dayak, para cezası, hapis ve hatta idam gibi cezalardı. Devlet başkanı adına kadılar, eylemin ağırlığına ve failin ahlaki durumuna uygun gördükleri cezayı verirlerdi.

Şu an yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1926 yılında yürürlüğe girmiştir. TCK’nın kaynağı, 1889 İtalyan Ceza Kanunudur (bu Kanun orjinal dili olan italyancadan değil, fransızca metninden türkçeye çevrilmiştir). Daha sonra 1930 İtalyan Ceza Kanunu esas alınarak[27] bazı değişiklikler yapılmıştır. TCK, Mehaz Kanuna uygun olarak suçları cürüm ve kabahatler olarak ikiye ayırır[28]. Bu Kanuna getirilen en önemli eleştiri, mala karşı suçların ağır hapis cezaları ile cezalandırılmış olmasıdır.

Halen bir TCK tasarısı mevcut olmakla birlikte henüz TBMM’ne sunulmamıştır. TCK’da zaman zaman yapılan önemli değişikliklerle modern ve demokratik hayata uyum sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple ayrı kanunlar çıkarıldığı da olmaktadır; örneğin Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (1982) ve Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun (1965).

Bu günkü Türkiye’de ceza yargılaması ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. Osmanlı döneminde yargılamayı kadılar yapardı. Tek hakimli sistem geçerli idi. Başlıca delil tanık beyanı idi. Bazı davalarda tanık sayısı önceden belirlenmişti. Örneğin zina için dört erkeğin tanıklığı gerekiyordu ve bunlar ancak belli biçimde tanıklık yaparlarsa suçun işlendiği kanıtlanmış sayılıyordu. Diğer davalarda ise en az iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının tanıklık yapması gerekiyordu[29]. Kadılar hem ceza hukuku, hem de özel hukuk işlerine bakmakla ödevli idiler ve her iki iş için de uygulanan usul farklı değildi . Verilen kararlara karşı denetim muhakemesi sözkonusu değildi[30]. İlk Ceza Muhakemesi Kanunu, 1879 tarihli Usul-ü Muhakemat-ı Cezaiye Kanun-ı Muvakkatı olmuştur[31]. Bu yasa 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Yasasının bir çevirisidir. Mahkemelerimizin sistemi Fransa’dan alınırken oradaki jüri sistemi bize alınmamıştır. 1913’te hafif suçlarda daha basit ve daha seri bir muhakeme usulü öngören Sulh Hakimleri Kanunu ile değiştirilmiştir. Bu günkü Yargıtay’ın ve mahkemelerin örgütlenmesinin temeli olan Divan-ı Ahkamı Adliye ise 1876 yılında bir nizamname ile kurulmuştur[32].

Bugünkü 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasasından alınmıştır[33]. Aslında önceden 1913 tarihli İtalyan Ceza Muhakemesi Yasası Türkçeye çevrilerek alınmak istenmiş, fakat çeviri sırasında bu yasanın birçok maddesinin belirsiz ve karışık olduğu ortaya çıkınca, çeviri komisyonunun da buna ek olarak sözkonusu yasanın İtalya’da eleştirildiğini, hatta bu yüzden orada yeni tasarılar hazırlandığını belirtmesi üzerine, vaz geçilmiştir. Bunun üzerine basit ve seri yargılamaya daha elverişli olduğu, kamu çıkarları ile kişisel çıkarları güvence altına aldığı kabul edilen 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasası’nın 1926 da değişiklik gören metni Türkçeye çevrilerek bazı değişikliklerle 1929 Yılında yürürlüğe konulmuştur[34]. Ancak bu yasanın sadece 191 maddesi bu güne kadar değişiklik görmemiştir. Değişikliklerle genel olarak yargılamayı çabuklaştırma amacı ön planda tutulmuş, hatalı uygulamalar düzeltilecek yerde, ilkelerden fedakarlık edilmiştir. 2000 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Tasarısı mevcut olup, halen tartışılmaktadır.

 

IV-             VERGİ VE VERGİ USUL HUKUKU

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda islam dininin vergilendirmeye ilişkin kuralları geçerliydi. Bu kurallar gereğince alınan vergilere şeri vergiler denmekteydi. Aynı zamanda padişahın da sınırsız vergilendirme gücü bulunmaktaydı. Şeri vergilerin yanında padişahın koyduğu örfi vergiler de vardı. Bu vergiler konulurken örf ve gelenekler gözönüne alınarak bölgesel farklılaşmalar yapılmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu merkeziyetçi bir vergi idaresi kuramamış ve batılı anlamda, gelirleri düzenli ödenen vergilere dayanan bir “vergi devleti” olamamıştı[35]. Bunun başlıca nedeni olarak Osmanlı Vergi Sisteminin, toprak düzeni ve askeri düzenle iç içe geçmesi gösterilir. Tımar sistemi çerçevesinde vergi gelirlerinin önemli bir bölümü belli kamu görevlilerine ayrılmıştı. Tımar sistemi dışında kalan vergiler ise iltizam yöntemi ile tahsil edilyordu. Bu yöntemde belli bölgelerin vergilerini toplama hakkı arttırma yolu ile mültezimlere devrediliyordu. Mültezimler ise daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapıyorlardı.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek vergi tahsilini gerek yükümlülükleri güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve “ayan” adı verilen kişilere vergi tahsili yapma yetkisi verildi. Ayanlar önceleri halkı mültezimlere karşı koruyorlardı. Ancak daha sonra mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. İmparatorluk zayıfladıkça ayanların bölgesel güçleri de arttı. 1804 tarihli Sened-i İttifak ile padişahın vergilendirme gücü ayanlar lehine sınırlandırıldı. Senedi İttifak gerek vergilendirme gücünün sınırlandırılış biçimi, gerek etkileri yönünden Magna Carta ile yakın benzerlik göstermektedir[36].

Osmanlı İmparatorluğu bir yandan kapitülasyonlar bir yandan da sanayileşmeye ayak uyduramaması nedeniyle borçlarını ödeyemez duruma gelmiş, bunun sonucunda da mali egemenliğini yitirmiştir. 1881 yılında alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan ve ikinci bir maliye bakanlığı gibi görev yapan Düyunu Umumiye İdaresi kurularak, bazı vergileri toplama yetkisi verilmiştir. 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması ile diğer vergilerin yönetimi de İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerden oluşan bir komisyonun yönetimine bırakılmıştır.

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, vergi toplama yetkisini geri alarak mali egemeliğini tekrar kazanmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarını da üstlenmiştir. TBMM, Kurtuluş Savaşını finanse edebilmek için olağanüstü nitelikte geçici vergiler öngörmüştü. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra hem bu geçici vergiler hem de Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olan vergiler kaldırılmış, onların yerine Avrupa ülkeleri vergi sistemine geçiş dönemine hazırlık niteliğinde vergiler getirilmiştir; örneğin kazanç vergisi. İkinci Dünya Savaşının getirdiği ekonomik buhrandan Türkiye’nin de etkilenmesi üzerine, ekonomik güçlükleri aşmak için 1942 ve 1943 yıllarında antidemokratik hükümler taşıyan varlık vergisi ve toprak mahsulleri vergisi gibi olağanüstü vergiler kabul edilmiştir[37]. Bunlardan varlık vergisi ile İkinci Dünya Savaşı sırasında elde edilen aşırı, haksız kazançlar vergilendirilmek istenmiştir[38].

Türkiye’de gerçek anlamda vergi hukuku sistemi Cumhuriyetle oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Vergi Sistemi tamamen tasfiye edilerek çağdaş Batı Avrupa ülkelerinin vergi yasaları model alındı[39]. Bu sebeple Türk vergi hukuku köken olarak aslında ulusal değildir. Vergi yasalarımızın önemli bölümü Batı Avrupa, özellikle Federal Alman yasaları örnek olarak hazırlanmıştır. Bununla beraber bu yasaların zaman içinde yapılan değişikliklerle sosyal ve ekonomik yapıya önemli ölçüde uyumu sağlanmıştır[40]. Türk Öğretisi vergi hukukunu, Alman öğretisi gibi, kamu maliyesi veya idare hukuku içerinde olmayan ayrı bir dal olarak kabul etme eğilimindedir[41].

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en önemli vergi reformu 1949 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde Federal Almanya Cumhuriyeti yasaları esas alınarak Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi ve Vergi Usul Kanunları kabul edildi. Ancak tarım kazançları vergi dışında tutulmuştur. Tarım kazançları ancak 1960 yıllarında vergi kapsamına alınabilmiştir. 1953’te Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çıkarıldı. Daha sonraları motorlu taşıtlar vergisi, işletme vergisi gibi vergiler de getirildi. 1960 ve 1970’li, yıllarda yatırım indirimi, ihracat muaflığı, hızlandırılmış amortisman gibi vergi teşvik tedbirleri kabul edildi. 1.1.1985 tarihinden itibaren katma değer vergisi getirildi. 1998 yılında vergi sisteminin revizyonu niteliğinde yeni bir Gelir Vergisi Kanunu kabul edildi. Bu revizyon ile vergide adalete yönelmek üzere vergi tabanı genişletilmiş ve kayıt dışı ekonominin sistem içine alınması amaçlanmıştır. Son olarak da, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliğine katılmasının sonucu oluşan fon kayıplarını karşılamak üzere 2002 yılında Özel Tüketim Vergisi yürürlüğe girmiştir.

Türk Vergi Sistemi, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi “tek vergili sistemi” değil, “çok vergili sistem” modeli üzerine kurulmuştur. Türk vergi sisteminde yer alan başlıca vergiler şunlardır;

-         Gelir üzerinden alınan vergiler; a) Gelir vergisi, b) Kurumlar vergisi,

-         Servertten alınan vergiler; a) Emlak vergisi, b) Veraset ve intikal vergisi, c) Motorlu taşıtlar vergisi,

-         Harcamalardan alınan vergiler; a) Katma değer vergisi, b) Banka ve sigorta muameleri vergisi, c) Motorlu taşıt alım vergisi.

Bunlara ek olarak hukuki işlemlerden alınan damga vergisi, gümrük vergisi, akaryakıt tüketim vergisi de mevcuttur.

 

I-                    İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU

 

Osmanlı döneminde iş hayatıyla ilgili en önemli düzenleme, kısaca “Mecelle” diye anılan kanundur. Mecelle, işçi ve işverenlerin iş ilişkilerini tam bir özgürlük içinde düzenleyebileceklerini kabul etmişti[42]. Mecelle’den önce 1869 tarihinde iş yaşamını düzenleyen bazı düzenlemeler de çıkarılmıştır. Örneğin madenlerde çalışma zorunluluğu kaldırılmış, fakat sendika kurma ve grev yapma imtiyazlı şirketler ile kamu yararına kurulu kurumlarda yasaklanmıştır.

Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde genel olarak esnaf kuruluşları (loncalar) tarafından oluşturulan kurallar belirleyici rol oynamaktaydı[43]. Her meslek ve sanat dalı için bir lonca oluşturulmuştu. Bu kuruluşlarda çıraklık, kalfalık ve ustalık biçiminde hiyerarşik bir ilerleme sözkonusuydu. Oldukça demokratik esaslar geçerliydi. Ayrıca kurulan “Orta Sandığı” yaşlılık, hastalık, sakatlık ve ölüm gibi hallerde lonca mensuplarına veya geride kalanlara yardım götürmekteydi[44].

Osmanlı İmparatorluğu döneminde sanayi çok ilkeldi. Ağır sanayi kurulamamıştı, yüksek fırınlar, maden sanayi, makina üreten sanayi yoktu. Batıdaki sanayi devrimi de yakalanamadığından, sanayi gelişememiş, tarım dışı alanlarda Osmanlı üretimi, Avrupa sanayinin rekabeti karşısında, ancak bu rekabetin izin verdiği ölçüde yaşama hakkına sahip olabilmiştir. Bu süreç içerisinde küçük esnaf örgütü olan lonca sistemi zayıflamış ve giderek ortadan kalkmıştır.

Cumhuriyet döneminde sanayicilere tanınan önemli kolaylıklar ve gümrüklerin yükselmesi sonucu ülkemizde küçük imalathaneler kurulmaya başlanmış, devlet de özellikle dokuma, şeker ve kağıt alanında modern bir sanayi kurmayı başarmıştır. 1950 yılından sonra ise sanayileşme hızlanmış, sanayi dallarında çalışanların sayısı iyice artmıştır. Fakat bu sanayileşme, daha çok montaj sanayii ve bazı yan sanayi kollarında kendini göstermiştir[45].

Cumhuriyetin ilk yıllarında iş hayatını düzenleyen en önemli kanun Borçlar Kanunu’dur. BK 313-354 üncü maddeleri arasında hizmet sözleşmesi bireyci (ferdiyetçi) ve liberal bir görüşle hazırlanmıştır. Onun dışında Maden işçileriyle, hafta sonu tatiliyle ilgili kanunlar da çıkarılmıştır: 1924 tarihli ve halen yürürlükte olan Hafta Tatili Hakkında Kanun. Daha sonra 1936 yılında ayrı bir İş Kanunu, 1947 yılında da Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu, Türk İş Hukukuna modern işçi haklarını en geniş şekliyle getiren bir kanundur[46]. Çünkü bu yasa hazırlanırken, Uluslararası Çalışma Örgütünün andlaşmalarından geniş ölçüde yararlanılmıştır. Böylece işçilere yabancı ülkelerde kabul edilmiş olanların aynı veya benzerleri haklar sağlanmıştır, denilebilir[47]. Ancak yine de 1936 tarihli İş Kanunu’nda bazı olumsuz hükümlere de yer verilmiştir; grev ve lokavt yasaklanmış, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümü zorunlu tahkim sistemine bağlanmıştır. Beden ve fikir işçisi ayrımı yapılmış, fikir işçileri ile 10’dan az işçi çalıştıran işyerleri Kanun kapsam dışında tutulmuştu[48]. İş hukukundan doğan uyuşmazlıkların çözümüyle ilgili olarak ise 1950 yılında İş Mahkemeleri Kanunu çıkarılarak, iş yargılaması özel mahkemelere bırakılmıştır.

İş mevzuatında asıl gelişme ise 1961 Anayasasından sonra olmuştur. 1961 Anayasası md 42 ile başlayan bölümünde çalışma hayatına ilişkin yeni esaslar getirmekteydi. 1963 yılından sonraki dönemde planlı bir kalkınma yolu izlenmiştir. Bu politikanın izlenmesi, sanayinin tarımdan daha hızlı gelişmesini sağlamıştır. Sanayide çalışan kesimin artması da iş mevzuatında gelişmeye ivme kazandırmıştır. 1967 yılında bir İş Kanunu çıkarılmış, ancak bu kanun, şekil yönünden anayasaya aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türk Toplu İş hukukun karakteri, güdümlü olması ve müdahaleci bir nitelik taşımasıydı. Özellikle 1946 yılına kadar işçi-işveren ilişkileri serbest bırakılmamış; bu ilişkiler devletin çeşitli kademelerdeki müdahalesi ile düzenlenmiştir[49]. O dönemin siyasi rejiminin otoriter bir rejim olduğu ve tek parti yönetiminin bulunduğu hatırlanacak olursa, bunu doğal karşılamak gerekir. 1947 yılında Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. Cumhuriyetin 1960 yılına kadar süren döneminde Devlet, grev ve lokavtı yasaklamış ve toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünü de “mecburi tahkim kuralları”na bırakmıştır Bir başka deyimle, bu dönemde Toplu İş Hukuku devletin doğrudan müdahalesi altındadır; işçi-işveren mesleki kuruluşlarına bırakılan faaliyet alanı çok dardır. Zaten bu dönemin büyük bölümünde mesleki birlik kurma da yasaklanmıştır[50]. 1961 Anayasınının 47. maddesi, geçmiş dönemlerdeki toplu iş hukukuna bir tepki olarak, toplu iş sözleşmesi ve grev ve lokavt hakkını anayasal bir hak olarak düzenlemekteydi[51]. 1963 tarihli Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile işçi-işveren ilişkileri yeniden düzenlenmiştir. Bu yeni düzenleme serbestlik ilkesine oturtulmuş; işçi-işveren mesleki birliklerinin aralarındaki ilişkileri serbestçe düzenlemeleri esası temel alınmıştır. Böylece devlet, işçi-işveren ilişkilerinde 1923-1950 döneminde izlediği “müdahaleci” politikayı bırakmış; onun yerine “serbestlik” politikasını uygulamıştır[52]. İşçiler ilk kez yasal olarak grev yapma hakkına, işverenler de lokavta başvurma olanağına kavuşmuştur[53]. Ancak 1980 yılına kadarki dönemde, işçi-işveren ilişkileri yasakoyucunun düşündüğü ve umduğu biçimde gelişmemiştir[54]. Bunun üzerine 1980 yılında askeri yönetim işçi-işveren mesleki birliklerinin toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yetkilerini geçici olarak kaldırmıştır.

Toplu iş hukukunda, esas, 1982 Anayasının yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılmış kanunlarla köklü ve kalıcı değişiklikler yapılabilmiştir. 1982 Anayasası ve 1983 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ve diğerleri ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemi oluşturan yasaların izlediği birinci amaç, bozulan ve tıkanmış işçi-işveren ve hatta devlet ilişkilerini düzeltmek ve işler duruma getirmekti. Bunu yaparken, serbestlik ilkesinden olabildiğince uzaklaşmamak, çıkarılan yasaların izlediği ikinci amaçtı. Böylelikle 1961 Anayasası ile “serbestlik ilkesi”ne oturtulmuş olan işçi-işveren ilişkileri; 1982 Anayasası ve onu izleyen yasalarda “sınırlı serbestlik ilkesi”ne dayandırılmıştır[55]. Yasaların izlediği üçüncü amaç, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavta ilişkin tüm esasların; hatta ilke niteliği taşımamakla birlikte eski uygulamada sorun yaratmış konulara ilişkin çözümlerin de Anayasada düzenlenmiş olmasıdır.

Sosyal güvenlik hukuku sisteminin oluşumu ise şöyle seyretmiştir: Osmanlı imparatorluğu döneminde sosyal risklere karşı güvence esnaf birlikleri (loncalar) tarafından sağlanmaya çalışılmıştı. Ancak resmi olarak ilk defa asker ve memurlarla sınırlı olmak üzere emeklilik yardımlaşma sandıkları kurulmuştu[56]. 1936 tarihli İş Kanununda sosyal güvenlikle ilgili temel ilkeler belirlenmişti. Hatta sosyal sigortaların kuruluş ve gelişimi, anılan yasadaki esaslara göre yönlenmiştir. Ancak sosyal güvenlik sisteminin kurulması 1945 yılından sonraki döneme rastlar. 1945 yılından sonra sosyal güvenlik alanındaki çabaların yoğunluk kazanmasında ise, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de başlayan ve tüm Batılı ülkelerle birlikte Türkiye’yi de etkileyen kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi lehindeki yeni anlayış ve gelişmelerin rolü olmuştur[57]. Öncelikle iş kazaları ve meslek hastalıkları ile analık sigortaları kurulmuş, 1946 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu kurulmuştur. 1965 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu halen yürürlüktedir. Her şeye rağmen Türkiye henüz sanayileşmesini tam olarak tamamlamadığından, modern iş hukukunun bütün kurumları ile yerleştiği söylenemez. Sanayileşme süreci tamamlanmadan, işçi-işveren ilişkilerinde ve sosyal güvenlik alanında bir uyum sağlayabilme son derece güçtür[58].

1961 Anayasası, sosyal güvenlik hakkı anayasal bir hak olarak tanımıştır. Böylece, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ifadesini bulan ve çağdaş anayasaların çoğunda yer alan sosyal güvenlik hakkı, anaysal bir hak haline gelmiştir. Sosyal güvenlik hakkı 1982 Anayasasında da aynı şekilde benimsenmiştir[59]. 1983 yılında geçici tarım işçilerine de isteğe bağlı olarak sigortalı olma hakkı tanınmıştır[60]. Türk sosyal güvenlik sistemi, bir yandan primli rejime, öte yandan sosyal yardım ve hizmetlerden oluşan primsiz rejime dayanır[61]. İşçi statüsünde olanlar Sosyal Sigortalar Kurumu’na, bağımsız olarak çalışanlar Bağ-Kur adlı sigorta kurumuna kayıtlıdırlar. Devlet memurları ise Emekli Sandığına. Halen bu üç kurumun birleştirilmesi çalışmaları yürütülmektedir. İş mevzuatını düzenleyen 1964 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu, 1971 tarihli İş Kanunu, 1983 tarihli Sendikalar Kanunu, 1983 tarihli Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu halen yürülüktedir. Ancak 2002 Yılında kabul edilen İş Güvencesi Yasası ve halen TBMM’de görüşülmekte olan İş Kanunu ile iş hukuku yeniden düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerde ülkesel koşullar dikkate alınmakta, bir yandan işçilerin güvenliği sağlanırken bir yandan da haftalık çalışma saatleri uzatılmakta, Cumartesi günü tatil günü olmaktan çıkarılmakta, işsizlik sigortası ilk defa yürürlüğe konulmaktadır. Bununla birlikte bu iki kanun kamuoyunda üyük tepkiye neden olmuş, Cumhurbaşkanı tarafından yeniden görüşülmek üzere Meclise iade edilmiş olup, Kanunlaştırma çalışmaları halen devam etmektedir. Basın İş Kanunu ve Deniz İş Kanunu, iş hayatını düzenleyen diğer önemli yasalardır.

 

II-                MEDENİ USUL HUKUKU

 

Medeni usul hukukun kaynağı 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’dur. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir çok kez değişikliklere uğramış, bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmış, bazı yeni maddeler eklenmiştir. Kanunun kaynağını İsviçre’nin Neuchatel Kantonu’nun 1925 tarihli Medeni Usul Kanunu oluşturur. Bazı bölümlerinde Alman ve Fransız Usul Kanunlarından yararlanılmıştır[62]. İsviçre’de daha sonra 1925 tarihli kaynak Kanunun yürürlükten kaldırılmış, onun yerine 1988 tarihinde yeni Neuchatel Medeni Usul Kanunu yürürlüğe girmiştir. Türkiye’de hukuk davalarının uzamasının başlıca sorumlusu olarak yürürlükteki HUMK gösterilir.

Kaynak Kanun’da olduğu gibi HUMK’da da asliye mahkemeleri toplu mahkeme olarak kabul edilmektedir. Fakat uygulamada asliye hukuk mahkeleri de sulh mahkemeleri gibi tek hakimlidir. Hukuki uyuşmazlıkların konusuna göre uzmanlık gerektiren konularda özel ihtisas mahkemeleri kurulmuştur; Tapu Mahkemesi, İş ve Sosyal Güvenlik Mahkemesi, Tüketici Hakları Mahkemesi, Aile Mahkemesi, Fikri Haklar Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi gibi[63]. İş mahkemelerinde özel yargılama usulü uygulanır. Ticari yargı için de özel bir yönetmelik çıkarılmıştır.

 

III-             İCRA VE İFLAS HUKUKU

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin icra ve iflas hukuku ile ilgili ilk özel yasası olan 1929 tarihli İcra ve İflas Kanunu’nun kaynağı, İsviçre’nin borç için takip ve iflas hakkındaki Federal İcra ve İflas Kanunu’dur, daha doğrusu, 1929 tarihli Kanun İsviçre Kanunun bir çevirisidir. Kaynak Kanun mevcut 25 ayrı Kanton mevzuatını dengelemek (uzlaştırmak) suretiyle meydana getirilmiş, 1892 yılında yürürlüğe girmiştir. İsviçre’de, borç ödeme ahlakının olumsuzlaşması bakımından bu kanunun fikir yapısı ve sisteminde bir hata bulunmadığı belirtilmektedir[64]. 1929 tarihli Kanun çeviri olmakla birlikte yine de pek az noktada Kaynak İsviçre Kanunu’ndan ayrılan düzenlemeler içermekteydi[65].

İsviçre Federal İcra ve İflas Kanunu’nun alınmasına ait düşünceleri şu şekilde özetlemek mümkündür: 1926 yılı özel hukuk alanında (medeni, borçlar ve ticaret) geniş ve derin devrimlere sahne olmuştu. Bu devrimler sonucu uygulamaya konulan özel hukuk dallarının doğal ve zorunlu müeyyidesini teşkil etmekte olan cebri icra alanının bu yeni mevzuat ile uyumlu bir şekilde düzenlenmesi gerekmekteydi. Özel hukukun ana kaynaklarını teşkil eden Medeni Kanunun’la Borçlar Kanunu’nun İsviçre’den alınmış olması, sağlanması gereken uyum açısından İsviçre’nin Borç İçin Takip ve İflas Federal Kanunu’nun alınmasına yol açtı. Osmanlı Dönemindeki İcra Kanunu Muvakkat para borçlarında ilamsız icrayı tahakkuk ettirmek için başarılı kabul edilen bir adım atmış olduğundan, İsviçre Kanunu’nun para borçları için ilamsız icra prensibini kabul etmiş olması özeliği de İsviçre Kanunun esas alınması fikrini bir kat daha haklı göstermişti. Nihayet batı uygarlığı dünyasına bir an evvel katılmak arzu ve amacı, yapılagelmekte olan devrimlerin esinlendiği zihniyet, İcra Ve İflas Kanunu’nun alelacele iktibas yolu ile alınmasını ve yine acele ile uygulamaya konmasını beraberinde getirdi[66].

Ancak İsviçre Hukukun ortaya koyduğu icra mekanizması güç ve yavaş hareket eden bir makine manzarası göstermekteydi. Diğer taraftan ise İsviçre Kanunu bir çok Avrupa ülkesi kanunlarına göre ilamsız icra konusunu başlı başına düzenlemiş olmak itibarile yerinde bir yenilik içermekteydi. Fakat, mevcudiyeti ciddi tartışmalara yer vermeyecek kadar açık ve kesin hakların icrasında halkı mahkeme kapılarında uğraştırmamak amacı ile tesis ettiği bu sistem, “çekingen hükümlerden” oluşmaktaydı[67].

1929 tarihli İİK, mehazı olan İsviçre Kanunundan pek az noktalarda ayrılıyordu. İsviçre Kanunu sadece para borçları ile teminat itasi borçlarına münhasır hükümler ihtiva edip, bir şeyin yapılmasına dair ilamların icrasını Kanton Hukukuna bırakmıştı. 1929 Kanunu para borcu dışındaki konulara giren ilamların tenfizine ait bazı hükümleri İsviçre’den iktibas ettiği maddelerin içine serpiştirmeğe çalıştı ve bu noktada İsviçre Kanuna nazaran bir fark ortaya koydu. Ayrıca İsviçre Kanunu itirazın kaldırılması işini hakime bırakmışken 1929 Kanunu, bunu Tetkik Merciinin selahiyeti içine dahil etti[68].

Fakat diğer hususlarda esas hatları itibariyle İsviçre Kanununa sadık kalmış olan 1929 Kanunu, ikinci maddesinde biraz tantanalı bir şekilde ilan ettiği “hakkın sade ve çabuk tarzlarla alınması” gayesini tahakkuk ettirmekten uzak bulunmuştu. Çünkü haciz ve hacizden sonraki safha, ezcümle mahcuz malın satış ve ihalesi safhası, alacaklı ve borçlunun üçüncü şahısların zıt menfaatlerinin telifi amacı ile karışık ve çeşitli hükümlere raptolunmuş ve bu itibarla eski rejimin ilama dayalı alacakların icrası hususunda kabul ettiği sadelikten cidden uzaklaşılmıştır. Aynı zamanda Türk Hukuk tarihinde 1929 Kanunu ile borç için hapsin kaldırılması çok önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir[69].

Eski rejimin tanımadığı ilamsız icra usulü basit ve süratli icra konusunda bir bütünlük kaydetmekle beraber, İsviçre sisteminin bu hususta oldukça karmaşık hükümleri içermesi olması, bu yeniliğin adliye ve halk tarafından ümit edilen heyecan ve istekle karşılanmasına engel oldu. Nitekim 1929 Kanunu belki adalet ve nısfeti eski rejime göre daha iyi gerçekleştiriyordu. Fakat her halde sadelik, sürat ve hakkın çabuk temini bakımından eskiye nazaran bir üstünlük teşkil etmiyordu. Nihayet, insani düşüncelerle ve bir devrim hamlesi olarak borç için hapsin kaldırılmış olması genel kamu vicdanında bu kanunun bilhassa borçluları koruduğu inancını kuvvetlendirmişti[70]. Bu sebeple borçlunun hapisle tazyikinin yeniden hukuk sistemine dahil edilmesini isteyenler dahi olmuştur.

Bu sebepler ve kanaat dolayısı ile 1929 Kanunu hiç de iyi karşılanmadı. Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ardından hukuk devrimini gerçekleştirmek amacı ile çıkarılan kanunlardan hiç biri 1929 tarihli İİK kadar şiddetli eleştiriye maruz kalmamıştır. Esasen bu Kanun, hukukunun esas ve özüne dokunmaktan ziyade hakların teminini usulünü düzenlediği içindir ki, gerçekleştirilen hukuk devrimini olumsuz etkilemeksizin geniş ölçülerde yeniden düzenlenmesi mümkün olabildi. Nitekim kanunkoyucu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümleri üzerine kıskanç bir hassasiyetle titrediği halde İcra ve İflas Kanununun üç sene geçmeden adeta yeni bir şekle sokmaktan çekinmedi[71]. Böylelikle 1932’de yürülüğe giren İİK, İsviçre Kanunun bir kopyası olmaktan çıkarak yerli bir yasa haline gelmiş oldu. Ülkenin ihtiyaçlarına cevap vermek için eski Kanunun yüzelliden fazla maddesine dokunulmuş, ancak yine de esas çerçeve olarak İsviçre Kanunu muhafaza edilmiştir.

Herşeye rağmen 1932 Kanunu da eleştirilere maruz kalmıştır. Bunun üzerine özellikle icra memurlarının ilamsız icranın kuvvetlendirilmesine yönelik teklifleri üzerinde durularak 1940 yılında değişiklik yapılmıştır. İsviçre Kanunun etkisinden iyice sıyrılınmış, milli ve mahalli ihtiyaçlara göre bir kanun yapılması arzusu netleşmiştir. Daha sonra yine önemli bir değişiklik yapılan 538 sayılı İcra İflas Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun da 80’li yıllarda kapsamı hayli geniş tutulan ve tepki niteliği ağır basan iki büyük değişikliğe uğramıştır. İcra İflas Kanunu’nun uygulanmasında da, ülke ihtiyaçları farklı olduğu için İsviçre ve Türk mahkemelerinin aynı konuda aynı maddelere dayanmakla birlikte farklı kararlar verdiğine de sık sık rastlanmaktadır[72]. Bu da cebri icra hükümlerinin diğer hukuk kurallarına göre daha da ulusalcı olması gerektiği konusunu haklı kılmaktadır.

ÖZEL HUKUK

 

Dünyada başlıca dört hukuk sistemi vardır; Kıta Avrupası, Anglo-Sakson, İslam ve Sosyalist Hukuk Sistemleri. Türk hukuk sistemi yazılı biçimde derlenmiş olan Kıta Avrupası hukuk sistemine dahildir. Bu sebeple Türk Hukuk Sistemi de kamu hukuku-özel hukuk ikili ayrımına dayanır, yargı ayrılığı vardır ve yargı kararlarına hukukun yardımcı kaynakları olarak değer verilir. Hukukun derlenmesi faaliyetlerinin başlıca sebepleri ise şunlardır; ülkenin hukuk yaşamında birlik ve kesinlik sağlanması, yani önceden herkesçe bilinebilecek bir açıklığa kavuşturulması, ulus devletlerin kurulması ile ulusal hukuk düzeninin oluşturulması, dağınıklığın giderilmesi, hukukun yabancı hukuk kurallarından arındırılması[73]. Ancak Kıta Avrupasında derleme hareketi her ülkede görülmemiştir. Fransa, Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya derleme hareketine girmiş belli başlı ülkelerdir. Türkiye gibi bir çok ülke, bu ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak ve genellikle de aktarma yolunu izleyerek hukuk düzenlerini oluşturmuşlardır.

Osmanlı Devletinde ilk derleme çalışmalarına 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile başlanmış ve derleme çalışmalarının batılı esaslara göre yapılması hükme bağlanmıştır. 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret, eşya hukuku alanında 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, 1875 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Fransız örneklerinden esinlenerek yürürlüğe konulmuştur[74]. 1917 yılında yerli düzenleme niteliği taşıyan Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılmıştır.

Cumhuriyetin ilanından sonra mevcut hukuk kurallarının gereksinimleri karşılamaktan tamamen uzak olması bir yana, yeni Devletin dünya görüşüne, ruhuna aykırı birçok yönleri bulunmaktaydı. Bu nedenle hukuk sisteminde gerekli değişikliklerin yapılarak yeni devletin temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmesi zorunluluğu doğdu. Gerçek derleme yoluna başvurulması durumunda bu, oldukça uzun sürebilir, amacın gerçekleşmemesine yol açabilirdi. Bu nedenle batılı anlamda derleme yerine “aktarma yolu” (iktibas-resepsiyon) yeğlenmiştir. Dolayısıyla Tanzimat Dönemi’nde Fransa’dan aktarılmış olan yasalar, yerini Cumhuriyet Dönemi’nde Alman, İsviçre ve İtalyan yasalarına bırakmıştır. 1926 yılında Almanya’dan Ticaret Kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu, İsviçre’den Medeni Kanun, 1927 yılında Almanya’dan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, yine aynı yıl İsviçre’den Hukuk Usulü Muhakemleri Kanunu ile İcra ve İflas Kanunu tercüme yoluyla bir takım değişikliklerle Türkiye’de yürürlüğe konulmuştur.

 

IV-             MEDENİ HUKUK

 

Türtkiye’de medeni hukuku kanunlaştırma çalışmaları üç aşamada incelenir: Tanzimatla başlayan kanunlaştırma çalışmaları, İstiklal Savaşının kazanılmasından sonraki çalışmalar ve eski Türk Kanunu Medenisi’nin hazırlanması ve kabulü, nihayet yeni Türk Medeni Kanunun hazırlanması ve kabulü.

Tanzimat döneminde ilk kanunlaştırma hareketleri toprak hukuku ile borçlar hukuku alanında olmuştur[75]. Avrupalılarla olan ticari ve ekonomik ilişkiler gittikçe gelişmiş, bu sebeple Fransız Ticaret Kanunundan Türkçeye çevrilerek aynen alınan Ticaret Kanunu yapılmıştır.

Bu dönemde Fransız Medeni Kanunun Türkçeye çevrilerek aynen kabul edilmesi gerektiği görüşü ile (Ali Paşa), Fıkıh esaslarına dayanılarak yerli ve dolayısıyla ülke gerçeklerine ve ihtiyaçlarına daha uygun düşeceği söylenen yerli bir kanun fikri (Cevdet Paşa) savunulmuştu. İkinci görüş ağırlık kazanmış ve buna uygun olarak 1876 yılında dini esaslardan faydalanmak suretiyle hazırlanan Mecelle kabul edilmiştir. Mecelle genellikle borçlar hukuku ilişkilerinden önemli bir bölümünü düzenlemiştir[76].

Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuk sistemi tamamen dini kurallara dayanıyordu. İmparatorluk toplumunda müslüman olmayan tebaayı, özellikle aile ve miras hukuku gibi bazı ilişkileri islam hukuku kurallarına tabi tutmak mümkün değildi. Bu da İmparatorluğu oluşturan türlü dinlerdeki tebaaya kendi dini kurallarının uygulanmasını gerektiriyor ve ülkede tek bir hukukun uygulanmasına ve böylece hukuk birliğinin sağlanmasına engel oluşturuyordu[77]. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern ve teknik anlamda kanunlaştırma hareketleri, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1839 yılından sonra Tanzimatla başlar.

Kurtuluş Savaşının kazanılması ile her alanda devrim hareketleri başlamış, devrim hareketleri özellikle hukuk alanında kendini hissettirmiştir. Böylelikle Türkiye artık geri dönülmez bir şekilde Batı Avrupa hukuk sistemine dahil olmuştur. Bu konuda hem siyasi hem de fikri ortam ise daha önceden az çok hazırlanmış, bu amaçla Alman ve İsviçre Medeni Kanunları Türkçeye çevrilerek 1914-1918 yılları arasında Adalet Dergisinde yayımlanmıştı[78].

İsviçre’de Medeni Kanunu 1912 yılında yürürlüğe girmiştir. Önceden yürürlüğe konulmuş olan 1881 tarihli Borçlar Kanunu da gözden geçirilerek Medeni Kanunla uyumlu hale getirilmiş ve Medeni Kanunun ikinci kısmı olarak yürürlüğe girmişti. İsviçre Medeni Kanunu’yla kantonların eski medeni hukukları birleştirilerek uyumlaştırılıp, farklı düzenlemelerden geniş oranda korunmak amacı güdülmüş ve bunda da başarılı olunmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bazı küçük değişiklikler yaparak İsviçre Medeni Kanunu (eski) Türk Medeni Kanunu olarak 1926 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu kanun 75 yıl uygulandıktan sonra 2002 yılında yeni Türk Medeni Kanununun yürülüğe girmesi ile birlikte görevini tamamlamıştır. Türkiye Cumhuriyet’i kurulduktan sonra İsviçre Medeni Kanunun seçilmesi sebebi, hükümet gerekçesinde, İsviçre Kanunun en yeni, en eksiksiz ve halkçı olması gösterilmektedir[79]. İsviçre Medeni Kanunu Alman ve Fransız Medeni Kanunlarına göre daha yeni olduğu için modern hayatın sosyal ve ekonomik ihhtiyaçlarına daha uygundu[80]. Bir de hakime geniş bir serbesti ve takdir hakkı tanımaktaydı, kazuistük yöntemle yazılmamış olduğu için tercih edildi. Fransız Medeni Kanunun benimsenmemesinin nedeni, bu Kanunun eskiliğine, Alman Medeni Kanunun benimsenmemesi ise çok soyut ve bu sebeple anlaşılmasının zor olmasına, dolayısıyla da uygulamasının güç olacağına bağlanmıştır. İsviçre Medeni Kanunun dünya medeni kanunları arasında en yenisi, anlaşılması en kolayı, en demokratı ve en pratiği olarak görüldü. İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan (eski) Türk Medeni Kanunun Türkiye’nin ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı savı geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere sahip Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği, bu kadar, hatta kültür bakımından birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliği gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı aynı gelenek ve göreneklere, kültüre sahip bir devlette uygulanma yeteneğinin bulunması kuşkusuz görülmüştür. Ayrıca uygarlık ailesine mensup ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark olmadığı, bu sebeple İsviçre halkının medeni hukuk alanındaki ihtiyaçları ile Türk halkının ihtiyaçları arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir. İsviçre Medeni Kanunu İsviçre için muhafazakar sayılsa da Türkiye için bir devrim niteliğinde idi. Bu Kanunla kadın erkek arasındaki eşitlik sağlanmak istendi; ülkeye yepyeni ve modern hayat gereklerine uygun olan bir aile tipi getirilmek istendi; taşınmazların özel mülkiyetin konusu olabileceği düzenlendi[81]. Medeni Kanunun uygulanmasının halk tarafından benimsenmesi de bu kanunun Türk toplumunun ihtiyaçlarına cevap verdiğini gösterdi. Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Türk hakiminin Medeni Kanunu uygulaması her zaman İsviçre’deki uygulamaya paralel biçimde gelişmedi. Böylece uygulandığı süre içerisinde İsviçre Medeni hukukundan az da olsa farklı bir Türk Medeni hukuku oluştu.

Eski Türk Medeni Kanunu’nun şekil bakımından gösterdiği en önemli özellik, her maddenin yanında bir kenar başlığının (marginal/Randnote) bulunmasıdır. Ancak kenar başlıkları kanun metnine dahil değildir[82]. Medeni Kanunumuz Fransız Medeni Kanununda ve onun sistemini benimsemiş olan İtalyan Medeni Kanunda mevcut olan “Başlangıç Hükümleri” ni de içermektedir (md 1-7).

Eski Medeni Kanun, dili, ifadesi ve içindeki bazı çeviri hataları yüzünden eleştirilmekteydi. Kişiler, aile ve miras hukuku ile ilgili hükümler her ülkenin sosyal bünyesine ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterdiği için Eski Medeni Kanuna bu yönde de eleştiriler getirilmekteydi. Halkın ahlak ve adalet anlayışına uymadığı gerekçesiyle eleştirilmekteydi. Bu eleştirilerin başında kanuni mirasçılarla ilgili olan hükümler gelmekteydi. Özellikle ölen bir kimsenin çocuklarının bulunması halinde anne ve babanın mirasçı olamayacağına ilişkin 440. madde hükmüne itiraz edilmekteydi. Saklı paylar gereğinden fazla yüksek kabul edilmekte, sağ kalan eşin saklı payı ise gereğinden fazla düşük bulunmaktaydı. Bazı hükümlerin de kadın erkek eşitliğini bozduğu, modern ihtiyaçlara uymadığı ileri sürülmekteydi. Bunlar özellikle, karının bir meslek ve sanatla uğraşmasını kocanın iznine bağlayan hüküm, evlilik birliği içinde kocanın karıya oranla belli ölçüde üstün olmasını sağlayan hükümler, düzgün olmayan nesep ve özellikle babalık davalarına ilişkin düzenlemeler ile mal ayrılığı rejimine yönelik düzenlemeler eleştirilmekteydi.

Böylece bir komisyon kurularak yeni bir Medeni Kanun hazırlanması çalışmalarına başlandı. Komisyonca hazırlanan taslak, TBMM’de kabul edilerek 2002’de yeni Medeni Kanun olarak yürürlüğe girdi.

Yeni Medeni Kanunu hazırlayan Komisyonun Başkanı Akıntürk’e göre Alman, Fransız ve hatta belli ölçüde İtalyan Medeni Kanunlarından, ayrıca “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” ile “Çocuk Hakları Sözleşmesi” gibi uluslararası sözleşmelerden yararlanılmıştır. Türk, İsviçre ve Alman doktrin ve yargısal içtihatlarında ileri sürülen eleştiri ve yeni görüşler de gözden uzak tutulmamıştır[83]. Ancak esas itibariyle kaynak kanun olan İsviçre Medeni Kanunu ve bu kanunun yapılan değişikliklerle ortaya çıkan son hali göz önünde bulundurulmuştur. Eski Medeni Kanun’daki çeviri yanlışları düzeltilmiş, Türk yargı uygulamasında ortaya çıkan çeşitli sorunlar da düzenleme altına alınmıştır.

Eski Medeni Kanundaki, kocanın evlilik birliğini başkanı olması, ortak konutu seçme hakkının kocaya ait olması, velayetin yürütülmesinde eşlerin anlaşamaması halinde kocanın oyuna üstünlük tanınması, karının kocanın borcuna kefil olmasının hakimin onayına bağlı olması kadın-erkek eşitliği bakımından hep eleştirilen konulardı. Ancak bu hükümlerin de evli kadınları koruma amacına yönelik olduğunda şüphe yoktur. Yine de eleştirilen konuların hiçbirisine yeni Medeni Kanunda yer verilmemiştir. Yeni Medeni Kanun’un kadın-erkek eşitliğini tam anlamıyla sağladığı düşünüldüğünden, önceki kanunun aksine, bünyesinde karıyı kocaya karşı korumaya yönelik hükümler çıkarılmıştır[84].

Yeni Medeni Kanun’da eskisine göre yapılan başlıca değişiklikler şunlardır:

Kişiler hukuku kısmında, mahkeme kararıyla reşit kılınmada vasinin dinlenmesi şartı kaldırılmış; eski Kanunun kocanın ikametgahının karının ikametgahı olarak kabul eden düzenlemesi benimsenmemiş; kişisel hal sicillerinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin sorumlu olması esası kabul edilmiş; cinsiyet değiştirmenin sıkı birtakım koşullar çerçevesinde ve ancak mahkemenin vereceği izin kararına dayanılarak yapılabileceği hükme bağlanmış ve derneklere ilişkin düzenleme detaylandırılmıştır.

Aile Hukuku kısmı, değişikliklerin en yoğun olduğu alandır. Bu kısımda hem kadın, hem erkek için normal evlenme yaşı 18, olağanüstü evlenme yaşı ise 16 yaşının dolumu olarak kabul edilmiş; evlenmesinde tıbben sakınca bulunmadığını belgeleyen akıl hastalarına evlenme yolu açılmış; “onur kırıcı davranış” adı altında yeni ve özel bir boşanma sebebi kabul edilmiş; terk sebebiyle boşanmada mevcut 3 aylık süre 6 aya çıkarılmış; erkeğin yoksulluk nafakası isteyebilmesi için kadının refah halinde bulunması şartı kaldırılmış; boşanma davası devam ederken eşlerden birinin ölümü halinde mirasçıların davaya devamı veya hayatta kalan eşin kusurlu olduğunun anlaşılması durumunda bu eşin ölen eşe mirasçı olamayacağı kabul edilmiştir.

Ayrıca evliliğin genel hükümleri kısmında da kadın-erkek eşitliği ilkesi ön plana çıkarılmıştır. Kocanın aile birliğinin reisi olması esasından vaz geçilmiş, ortak konutu kocanın değil, eşlerin birlikte seçmesi; aile birliğini temsile her iki eşin de yetkili ve bu yoldaki borçlardan her iki eşin de müteselsilen sorumlu olmaları; aile konutu üzerinde malik olmayan eşe son derece güçlü birtakım hak ve yetkilerin tanınması; ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüklerin ifası açısından gerekli olduğu ölçüde eşin belirli malvarlığı değerleri üzerindeki tasarruf yetkisinin sınrılandırılması; aile konutu ve ev eşyası üzerinde mal rejimi çerçevesinde değişik şartlarla eşe yasal alım hakkı tanınması; karının kocası lehine yapacağı işlemler için hakimin onayının aranmaması; eşler arasında cebri icra yasağının kaldırılması. Eşlerin mallarının yönetimi ile ilgili olmak üzere dört mal rejimi kabul etmiştir. Bunlar edinilmiş mallara katılma, mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı rejimleridir. Edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi haline getirilmiştir (MK md 202)[85].

Nesep bakımından sahih nesep-gayri sahih nesep ayrımı kaldırılmış, evlatlıktan red kurumu hukukumuzdan çıkarılmıştır. Eşlere aralarında anlaşarak karının soyadını aile adı olarak kullanabilme veya aralarında anlaşarak velayet hakkının eşlerden sadece birisine bırakılmasını kararlaştırma hakkı tanınmamıştır.

Velayetin kullanılmasında eşler arasında görüş ayrılığı bulunması durumunda babanın oyunun üstün olması esası da terkedilmiştir. Keza ana babadan birinin çocuğu temsilen üçüncü şahıslarla işlem yapması durumunda, iyiniyetli üçüncü kişi açısından işleme diğer eşin rızasının varlığı karine olarak kabul edilmiştir.

Miras hukukunda ise, diğer eş hayatta ise murisin büyük anne ve babasının muristen önce ölmüş olmaları durumunda onların payının çocuklarına (murisin amca, hala, dayı ve teyzesine) geçmesine imkan vermesi; en yakın kanuni mirasçıların tümünün mirası reddetmeleri halinde terekenin iflas usullerine göre tasfiye edileceğinin hükme bağlanması; aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe tahsisi; başlıca yeniliklerdir.

Eşya hukuku kısmında ise fazla bir değişikliğe gidilmemiş, müşterek mülkiyetin düzenlenmesinde basitleştirmeler getirilmiştir. Ayrıca rehin hakkının yabancı para cinsi üzerinden kurulabileceği esası kabul edilmiştir[86].

 

V-                BORÇLAR HUKUKU

 

Borçlar Kanunu 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1911 tarihli İsviçre Borçlar Kanunu’nun fransızca metninden, bazı madde ve bölümler hariç, çevrilmiştir[87]. İsviçre Borçlar Kanunu’nun çevirisi yapılan bölümleri, “Genel Hükümler”e ilişkin 1. Kısmı ile “Özel Hükümler”e ilişkin 2. Kısmı’dır. Ticaret hukukuyla ilgili 3., 4. ve 5. Kısımlar, Türkiye’de ayrı bir Ticaret Kanunu ile düzenlendiğinden Türk Borçlar Kanunu’na alınmamıştır.

Türk Borçlar Kanunu’nda da zaman zaman değişiklikler yapılmıştır. Borçlar Hukuku Sistemi’ndeki en önemli değişiklikler Kanunda değil, yeni Yasalar çıkarılarak yapılmıştır, örneğin Karayolları Trafik Kanunu, Gayrımenkul Kiraları Hakkında Kanun, İş Kanunu, Finansal Kiralama Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gibi; “Tüketicinin Korunması” başlıklı 1982 Anayasının 172. maddesi Devlete tüketiciyi koruma ve aydınlatma görevi vermektedir. 1995 yılında yürülüğe giren TKHK, tüzel kişileri de tüketici olarak kabul ederek, Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen 24.7.1990 tarihli direktifin kapsamını genişletmiştir[88]. Böylelikle borçlar hukuku sisteminde de Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları başlamıştır.

 

 

 

 

 

VI-             TİCARET HUKUKU

 

Osmanlı zamanında ticaret hukuku alanında 1850 yılına kadar islam hukuku uygulanmaktaydı. 1850 tarihinde, 1807 tarihli Fransız Code de Commerce’in maddeleri aynen çevrilerek Kanunname-i Ticaret olarak yazılı bir ticaret kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Tüzel kişiliğe sahip şirketler ilk defa bu kanunla hukuk sistemine dahil edilmişlerdir. 1807 tarihli Fransız Code de Commerce’in maddeleri aynen tercüme edildiğinden, “kollektif”, “komandit” ve “anonim” terimleri de Türkçe kanun diline girmiştir. Ancak 1807 Code de Commerce’de limited şirketler düzenlenmemişti. I. Dünya Savaşı sonunda Alsas ve Loren Eyaletleri Fransa’ya geçince, buralarda uygulanan limited şirketler de Fransa’ya geçmiş olduğundan Frasızlar da limited şirtketleri 1925 yılında ticaret hukuku sistemlerine dahil etmişlerdir. Buradan da 1926 tarihinde yürülüğe giren Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ticaret kanunu olan eski Ticaret Kanunu ile türk şirketler hukuku sistemine dahil olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Ticaret Kanunu olan 1926 tarihli ETK, farklı esaslara dayanan  muhtelif yabancı mevzuattan alınmış hükümlerden oluşan derleme bir Kanunun olup[89], bu niteliği itibariyle de belli bir sistemden yoksundu. Genel hükümleri 1882 tarihli İtalyan Ticaret Kanunundan (Cidice commerciale), ortaklıklarla ilgili hükümler ise Alman ve Fransız kanunlarından alınmıştır. Esas itibariyle ticaret hukukunun subjektif ve objektif görüşlerinin karmasından oluşan bir sisteme dayanarak düzenlenmişti. ETK ile İsviçre’den alınan Medeni Kanunun-Borçlar Kanunu arasında uyum da kurulamamıştı. Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş bir takım hususlar, ETK’da hem de farklı bir şekilde ayrıca hükme bağlanmıştı (örneğin satım, vekalet ve komisyon sözleşmeleri). Bu husus Hükümet Gerekçesinden anlaşıldığına göre, ETK’yı hazırlayan Komsiyonun, Mecelle yürürlükten kaldırılırılarak İsviçre’den alınan kanunların kabul edileceğinin öngörememesinden kaynaklanmıştı. Dolayısıyla Komisyon, mümkün olduğunca kendi kendine yeterli bir kanun tasarısı hazırlayıp, ticaret hukukunu, Mecelle’den bağımsız kılmaya çalışmıştı.

II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, Adalet Bakanlığı, ticaret hukuku alanında bir kanun projesi hazırlaması görevini, İkinci Dünya Savaşından önce Hitler Rejiminden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman hukukçu Prof. Ernst Hirsch’e verdi. Prof. Hirsch’in hazırladığı taslak değişik komisyonlarca incelenip değişiklikler yapıldıktan sonra TBMM’nce kabul edilerek 1957 yılında yürürlüğe girdi. Aslında ETK’yı ıslah ve tadil etmek amacıyla çalışmalara başlanılmış olmasına rağmen sonuçta, yeni sayılabilecek bir kanun yapılmıştır. Bazı düzenlemelerde yabancı kanunlardan yararlanılmıştır. Örneğin, haksız rekabet, 1943 tarihli İsviçre Haksız Rekabet Kanunu’ndan; kıymetli evrak ve kambiyo senetlerine ilişkin hükümler, İsviçre Borçlar Kanunu’ndan, deniz ticaretine ilişkin düzenlemeler 1897 tarihli Alman Deniz Ticareti Kanunu’nundan, siclie kayıtlı gemiler üzerindeki ayni haklar ise Medeni Kanunumuzun esasları da gözönünde tutularak, 1940 tarihli Alman Kanunundan alınmıştır. Ayrıca deniz kazaları arasında düzenlenen müşterek avaryaya ilişkin hükümler, 1924 tarihli York-Anvers Kurallarından, denizaşırı satış türlerinden biri olan CIF satışlar hakkındaki düzenleme de, 1932 tarihli Varşova-Oksford Kurallarından alınmıştır. 1930 ve 1931 tarihli Cenevre Sözleşmeleri çek ve poliçelerle ilgili hükümlere esas teşkil etmiştir.

TTK’nın şirketlere ilişkin hükümlerinin hazırlanmasında ise, ETK’dan ve İsviçre Borçlar Kanunu’ndan yararlanılmıştır. Özellikle anonim, limited komandit ve kollektif şirketlerle ilgili düzenlemeler, bazı değişikliklerle, İsviçre Borçlar Kanunu’ndan alınmıştır.

Adi ortaklıklar Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup, iligi hükümler İsviçre Borçlar Kanunu’ndan alınmıştır. Hususi şirket ise Fransız association en paticipation tipi olup bu şirket tipi ile ilgili hükümlere eski ticaret kanunlarında yer verilmiş, fakat 1957 tarihinde sistemin dışında bırakılmıştır.

1957 yılında yürülüğe giren ve halen uygulanan Türk Ticaret Kanunu da çeşitli kereler değiştirilmiştir. Anonim şirketlerle ilgili hükümleri 1981 tarihli SPK ile tamamlanmıştır. SPK hakla açık anonim ortaklıklarla ilgili özel düzenlemeler içermektedir.

Deniz ticareti hukukuna dair ilk kanun 1864 yılında kabul edilen Ticaret-i Bahriye Kanunu’dur. Kanun, 1807 tarihli Fransız Ticaret Kanununun 2. Kitabının bir tercümesidir. Yalnız yolcular hakkındaki dokuzuncu faslı Hollanda, çatmalar hakkındaki hükümleri ise Alman ve Belçika Kanununlarından yararlanılarak hazırlanmıştır[90]. Bu Kanunun yerini, 1929 Yılında, o tarihlerde yürürlükte olan eski Ticaret Kanunun İkinci Kitabı olarak kabul edilen Deniz Ticaret Kanununa bırakmıştır. Bu Deniz Ticareti Kanunun kaynağı ise Alman hukukudur. Gerçekten kanunun; 1015 ile 1446 ıncı maddeleri, 1897 tarihli Alman Ticaret Kanununun deniz ticaretine dair olan 4 üncü kitabının (§ 474-905) bir tercümesidir. Gemi rehnine dair olan 1447 ile 1458 inci maddeleri Alman Medeni Kanunu’nun (BGB) 1259-1269 uncu paragraflarıdan; gemi sicili ve bayrak hakkına dair olan 1459 ile 1482 inci maddeleri, Ticaret Gemilerinin Bayrak Hakkına dair 22.6.1899 tarihli Alman kanunundan alınmıştır. Alman kanunun alınmasına sebep olarak hükümet gerekçesinde, kanunun “ileri, yeni ve pratik esasları” içine aldığı gösterilmiştir[91]. Halbuki daha 8 yıl sonra, 1937 yılında kanunun değiştirilmesi, ihtiyaçlara uydurulması gerektiği belirtilmiştir[92]. Deniz Ticareti Kanunun en önemli noksanlıkları olarak şunlar gösterilmekte idi[93]; çok fazla tercüme hatalarının bulunması. Tercüme hatalarının esas nedeni, tercümenin Alman Kanunun aslından değil, resmi olmayan fransızca bir tercümesinden yapılmasıdır. Bir diğer eksiklik ise; Alman Kanunu tercüme edilirken bazı hükümler alınmamıştır, örneğin Alman Bayrak Kanunun 2 inci maddesinde tüzel kişilere ait gemilerin bayrak hakkı düzenlenmişken, türkçeye sadece gerçek kişilerle ilgili düzenlemeler çevrilmiştir. Ayrıca 19. yüzyılın ortalarında gerek gemilerin teknik yapı ve kapasitelerinin çok ilerilediği, iktisadi ve ticari hacmin geliştiği, bu Kanunun artık bu ihtiyaçlara cevap veremediği de eleştiri konusu olmaktaydı. Çünkü mehaz alman kanununun hükümlerinin büyük kısmı 1861 tarihli eski “Umumi Alman Ticaret Kanunu”ndan gelmekteydi, ve bu Kanunun o tarihteki deniz taşımalarının ihtiyaçları, gemilerin teknik özellikleri gözetilerek hazırlanmıştı. Oysa denizciliğin teknik ve iktisadi bakımdan gelişmesi karşısında, deniz ticaretinin gelişmelerine ve milletlerarası anlaşmalara uygun yeni bir kanun ihtiyacı doğmuştu[94].

Nihayet 1957 yılında yürülüğe giren ve halen yürülükteki Ticaret Kanunun 4. Kitabı (md 816-1262) deniz ticareti hukukuna ayrılmıştır. Burada yapılan değişikliklerinin ana hatları şöyledir: Kanundaki tercüme yanlışlıkları düzeltilmiştir. Bahsolunan şekil noksanlıkları (çevrilmeyen hükümler) giderilmiş, çevirisi yapılmayan hükümler çevrilmiştir. Bayrak, gemi sicili, mülkiyet ve diğer ayni haklar (gemi ipoteği) bahisleri yeni Alman kanunlarından ilham alınarak düzenlenmiştir. Bu Alman Kanunları şunlardır; Gemilerin Bayrak Çekme Hakkına dair 8.2.1951 tarihli Kanun. 26.5.1951 tarihli Gemi Sicili Kanunu. Müseccel gemiler ve yapılar üzerindeki haklara dair 15.11.1940 tarihli Kanun. Navlun Mukavelesi ise 1924 tarihli Brüksel Konvansiyonu ve 1937 tarihli Alman Kanunu örnek alınarak yazılmıştır. Müşterek avarya hükümleri 1950 York-Anvers kaidelerinin esaslarına uygun hale getirilmiştir.

Sigorta hukuku sisteminin oluşumu açısından ise genel olarak şunlar söylenebilir: Sabit primli sigortanın doğuşuna ilk olarak “deniz ödüncü” müessesi sebep olmuştur. Sigortaya ilk önce denizcilik alanında ihtiyaç duyulmuştur, zira o zaman denizdeki rizikolar karadakilerden çok daha büyük idi[95]. Deniz sigortaları alanında Avrupa’da ilk önemli kodifikasyon 1435 tarihli “Barcelona Ordonansı”dır[96]. Kara sigortalarının doğuşu ise daha sonra, İngiltere’de büyük Londra yangının sonucunda olmuştur[97]. Daha sonra Almanya ve Amerika’da da düzenlemeler yapılmıştır. Fransa’da ise ancak XVIII. Yüzyılda sigorta mefhumu tam olarak yerleşmiştir[98].

Türkiye’de özel sigortacılık, deniz sigortaları olarak 1864 tarihli Deniz Ticareti Kanunu’nda düzenlenmiştir[99]. Bu hükümler uzun süre kara sigortalarına da uygulanmıştır[100]. Daha sonra aynı Kanuna 1906 yılında kara sigortalarına dair hükümler eklenmiştir. Sigorta endüstrisi ise XIX. yüzyılın sonunda başlamıştır. Ancak esas gelişme 1927 yılında çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunu ile ortaya çıkmıştır. Sigortacılığın daha önce gelişmemesine en büyük etken dini düşüncelerdir. Bu sebeple sigortacılık önceleri tamamen yabancı şirketlerin elinde idi. İlk Türk sigorta şirketi 1893’te kurulmuştur[101].

1908 yılında yabancı anonim şirketlerle sigorta şirketleri hakkında bir nizamname çıkarılmıştır. Nihayet 1914 yılında, halen yürülükte bulunan “Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasem Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Muvakkat Kanun” yürürlüğe konmuştur.

Bu gün özel sigortaya ilişkin düzenlemeler Türk Ticaret Kanunu’nun 5. kitabında, batılı memleketlerin düzenlemelerinden faydalınarak mal sigortası, can sigortası ve denizcilik rizikolarına karşı sigortalar başlıkları altında düzenlenmiş, ayrıca Karayolları Trafik Kanunu da trafik dolayısıyla zorunlu mali sorumluluk sigortası ile isteğe bağlı mali sorumluluk sigortasını düzenlemiştir. Türk Ticaret Kanunundaki sigortaya dair hükümlerin düzenlenme tarzı şu özelliğe sahiptir: kara sigortaları ile deniz sigortaları tamamen ayrı olarak ve farklı sistem içinde düzenlenmiştir. Bunun sebebine gelince, TTK’nın yürürlüğünden önce, kara sigortaları 1926 tarihli eski Ticareti Kanunu’nun sonunda muhtelif Avrupa ülkeleri örnek tutularak düzenlemişti. Deniz sigortaları ise 1929 tarihli Deniz Ticareti Kanunu’nun sonunda olup, adı geçen kanunla beraber Alman kanunlarından aynen alınmış bulunmaktaydı. İşte bu iki grup hükümler bazı küçük değişikliklerle, aralarında bir ahenk temin edilmeden bugün yürülükte olan TTK’ya alınmışlardır. Buna gerekçe olarak da, çok yakın bir gelecekte bağımsız bir sigorta kodunun çıkarılacağı gösterilmiştir[102]. Ancak bu güne kadar böyle bir kod çıkarılmamıştır.

Sigortacılık sektörü ile ilgili düzenleme ise, devletin sigorta şirketlerini kontrolünü sağlamak amacıyla çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunu’dur. Ayrıca sigorta ve reasürans şirketleriyle ilgili yönetmelikler de mevcuttur.

Bu gün yapılacak olan çalışmalar Avrupa Birliğinin 1987 yılı sonunda Sigorta konusunda tamamlanan 15 direktifine uyumlaştırma çalışmalarıdır. Bunlar özellikle reasürans, otomobil sigortaları, zarar sigortalarında kuruluş serbestisi, sigorta aracıları, müşterek sigorta, hayat sigortası, imalatçı mesuliyet sigortası, hukuki himaye ve kredi sigortası konularındadır.

 

FİKRİ HAKLAR HUKUKU[103]

 

Gerçek anlamda telif hakkıyla ilgili ilk hukuki metin 1857 tarihli Telif Nizamnamesi’dir. Bu Nizamname’ye göre basılan nüshalar tükeninceye kadar, eseri basan şahsa tekel hakkı tanınıyordu.

Osmanlı Dönemi’nde, fikir ve sanat hukukuna ilişkin en esaslı kanun 1910 tarihli “Hakkı Telif Kanunu”dur. Kanun’un amacı eser sahiplerinin haklarının korunmasıdır. Ancak eser kavramı bugünküne göre dar tespit edilmiştir. Fotoğraf eserleri, sinema eserleri ve radyo yayınları düzenlenmemiştir. Fikri mülkiyet görüşü etkisinde yazılmıştır. 1952 yılına kadar yürülükte kalmıştır.

Milletlerarası ilişkilerin gelişmesi ve özellikle Avrupa ülkeleriyle olan kültür alışverişi yerli ve yabancı fikir ve sanat eserlerinin milletlerarası alanda korunması zorunluluğunu doğurmuştur. Türkiye 1951 yılında Bern Sözleşmesi’nin 1948’de Brüksel’de değiştirilen şekline katılmıştır. Fikri haklarla ilgili temel kanun, 1951 tarihli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’dur (bu Kanunu Prof. E. Hirsch hazırlamıştır). Bu Kanunun Bern Sözleşmesine paralel hükümler taşımaktadır. 1986 tarihli Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu da bu alanı düzenleyen diğer bir kanundur. Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları çerçevesinde markalar hukuku, patent hakları, coğrafi işaretlerle ilgli yeni düzenlemeler de yapılmıştır.

 

VII-          MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece 5 maddeden ibaret olan ve Türkiye’de yerleşik yabancıların hukuki durumlarını düzeneyen 1915 tarihli Kanun yürülükte idi. Bu kanun 1982 yılında MÖHUK ile yürürlükten kaldırılmıştır. MÖHUK md 28 ile Türklerin kişisel statüleriyle ilgili davaların ikametgahlarının bulunduğu yabancı ülkelerde de açılabilmesine olanak sağlanmıştır. 1. maddede Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası sözleşme hükümlerinin saklı tutulduğu belirtilmiştir. Türk kanunlar ihtilafı kurallarına göre yetkili kılanan yabancı hukukun, Türk hakimi tarafından re’sen uygulanacağı ifade edilmiştir (md 2/I).

Kişinin hukukunda “milli hukuk” ilkesinden vazgeçilmemiştir (md 8). Avrupa’da da, ikametgah ilkesini kabul eden İsviçre hariç,  genellikle –milli hukuk ilkesi kabul edilmektedir[104]. 8. maddede tüzel kişilerin ehliyetlerinin tayininde “sarüdeki idare merkezi” kabul edilmiş, ancak istisnai olarak “fiili (gerçek) idare merkezi” ne de yer verilmiştir. Yabancı hakem kararlarının tenfizinde “karşılıklılık” ilkesine yer verilmiştir. Yetkili hukukun vatandaşlık, ikametgah ve mutad mesken esaslarına göre tespit edildiği hallerde, hangi andaki bağlama kriterinden hareket edileceği 3. madde ile açıklığa kavuşturulmuştur. 7. madde ile hukuki işlemlerin şekliyle ve zamanaşımı ile ilgili hususlar düzenlenmiştir.

İlgili hukuk düzenleri arasında maddi hukuk ilişkisi için muhtevaca daha uygun olanı tercih etme (MÖHUK md 16) veya sosyal ve ekonomik bakımdan zayıf olan akit tarafı (tüketici, kiracı) daha fazla korumakta olan hukuk düzenini dikkate alma kabul edilen ilkelerdir.

Bu gün Kara Avrupasında son yıllarda kabul edilen kanunlarda klasik devletler hukuku anlayışında görülen tek gelişme, katı bağlanmaların, maddi ilişkinin “daha yakın” irtibat halinde bulunduğu hukuka verilen tercihlerle  kısmen yumuşatılmış olmasıdır[105]. Bu gelişme MÖHUK’ta da görülmektedir (mesela MÖHUK md 24/II, 25/III).

Kanunlar ihtilafı kurallarının uygulanmasında, önceki tarihli de olsa, ilgili milletlerarası bir sözleşme varsa, öncelikle o sözleşme hükümleri uygulanır (MÖHUK md 1/II). Böylelikle MÖHUK milletlerarası sözleşme hükümlerine üstünlük tanımış olmaktatır. Türkiye 1893 yılında La Haye’de başlayıp daha sonraki tarihlerlde de devam eden konferanslar sonucu kabul edilen La haye Sözleşmelerinin büyük çoğunluğuna taraftardır[106]. Yardım nafakası konusunda, 1973 tarihli La Haye Nafaka Sözleşmesine katılmıştır.

Aile hukukunda, evlenmenin genel hükümlerine, müşterek milli hukuka, müşterek ikametgah ve müşterek mutad mesken hukukunun öncelik sırası ile uygulanacağı kabul edilmiştir. Miras hukukunda taşınmazlarla ilgili olarak “milli hukuk” ilkesine istisna getirilerek, taşınmazın bulunduğu yer hukukunun uygulanacağı esası öngörülmüştür.



[1] Teziç Erdoğan. Anayasa Hukuku, 7. Bası, İstanbul 2001, sh 140; Soysal Mümtaz, Anayasnının Anlamı, 8. Baskı, İstanbul 1990, sh 20 vd.

[2] Özbudun Ergun, Türk Anayasa Hukuku, 7. Baskı, Ankara 2002, sh 25

[3] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 26

[4] Özbudun, sh 26

[5] Özbudun, sh 27

[6] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 28

[7] Özbudun, sh 28

[8] Özbudun, sh 33, Türk kamu hukuku ve siyasal düşüncesi temel olarak geniş ölçüde Fransa’dan etkilenmiştir

[9] Teziç, sh 142.

[10] Çoğunlukçu demokrasi ise Atatürk’ün zihninde bulunan devrim proğramının gerçekleşmesi için daha elverişli koşullar sağlamaktaydı, Özbudun, sh 35

[11] Soysal, age sh 49

[12] Sosyal Mümtaz, Dinamik Anayasa Anlayışı, AÜSBF Yayını, No. 272, Ankara 1969, sh 7

[13] Teziç, sh 143.

[14] Özbudun, sh 42

[15] Teziç, sh 143.

[16] Teziç, sh 143

[17] Ancak idam cezasının infaz edilmesi için Meclisin onayı gerekmekteydi ve Meclis bu onayı 20 yıldır hiç bir idam cezası için vermemekteydi.

[18] Gözübüyük, sh 15

[19] Gözübüyük Şeref, sh 14

[20] Gözübüyük, sh 15; Giritli-Bilgen-Akgüner, İdare Hukuku, İstanbul 2001

[21] Gözübüyük, sh 19

[22] Türkiye’de çıkarılan her yasaya bir numara verilir. Türkiye’deki ezberciliğe dayalı eğitim sisteminin doğal bir sonucu olarak da yasalardan bahsederken, yasanın ismi değil, numarası söylenir. Başbakanlık bir yıl içerisinde çıkarılan bütün yasa, tüzük, yönetmelik ve içtihadı birleştirme kararlarının yer aldığı “Düstur” yayınlar.

[23] Azrak Ülkü, İdari Usul Kanunu Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, T.C. Başbakanlık Yayını, Ankara 1998, sh 86 vd.

[24] Önder, sh 37

[25] Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 7 ve Dpn 19

[26] Centel-Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2003, sh 15 vd, Dpn 3 vd.

[27] Öztürk-Erdem-Özbek, Ceza Hukuku, Genel ve Özel Hükümler, Ankara 2001, sh 9; Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 5 vd.

[28] Önder Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1992, sh 46

[29] Centel-Zafer, sh 16 vd

[30] Öztürk-Erdem-Özbek, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, 2000 Ankara, sh 33

[31] Ceza muhakemesi hukuku tarihi hakkında genel kaynak, Kunter-Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul 1998; Erem Faruk, Diyalektik Açısından, Ceza Yargılaması Hukuku, 6. Baskı, Ankara 1986

[32] Centel-Zafer, sh 18

[33] Bu Alman Kanunu ise 1848 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu etkisinde kalmiş bir kanundur, Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 4 Dpn 8

[34] Centel-Zafer, sh 18 vd.

[35] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 8

[36] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 9

[37] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10

[38] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 229

[39] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10

[40] Öncel-Kumrulu-Çağan, Vergi Hukuku, 10. Bası, 2003 Ankara, sh 11

[41] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 3

[42] Tunçomağ Kenan, İş Hukuku, Cilt I, 4. Bası, İstanbul 1986, sh 30

[43] Süzek Sarper, İş Hukuku, Genel Esaslar-İş Akdi, İstanbul 2002, sh 11

[44] Süzek, sh 11

[45] Tunçomağ, sh 31

[46] Tunçomağ, sh 39

[47] Tunçomağ, sh 39

[48] Süzek, sh 13

[49] Tunçomağ, sh 39

[50] Tunçomağ, sh 39

[51] Tunçomağ, sh 34

[52] Tunçomağ, sh 39

[53] Süzek, sh 14

[54] Tunçomağ, sh 40

[55] Tunçomağ, sh 40

[56] Güzel-Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, 3. Baskı, İstanbul 1992, sh 31

[57] Güzel-Okur, sh 35 vd.

[58] Tunçomağ, sh 38

[59] Güzel-Okur, sh 38

[60] Güzel-Okur, sh 40

[61] Güzel-Okur, sh 38

[62] Kuru Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, C I, 2001 İstanbul, sh 45

[63] Aslında daha önceleri Osmanlı zamanlarında şeri mahkemelerden ayrı olarak ilk defa 1860 yılında ticaret mahkemeleri kurulmuştu.

[64] Üstündağ Saim, İcra Hukukun Esasları, 6. Bası, İstanbul 1995, sh VII; Nitekim, inceden inceye düşünülerek hazırlanmış bir kanun ile dahi, borcunu ödeme ahlakı düşük borçluların, bu davranışları giderilemez.

[65] Kuru-Arslan-Yılmaz, İcra ve İflas Hukuku, 9. Bası, 1996 Ankara, sh 35

[66] Postacıoğlu İlhan, İcra Hukukun Esasları, 3. Bası, İstanbul 1978, sh 10 vd.

[67] Postacıoğlu, sh 12

[68] Postacıoğlu, sh 12

[69] Postacıoğlu, sh 12

[70] Postacıoğlu, sh 13

[71] Postacıoğlu, sh 13

[72] Postacıoğlu, sh 17

[73] Anayurt Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Ankara 2001, sh 59

[74] Anayurt, sh 59

[75] Akipek-Akıntürk, sh 39 vd.

[76] Akipek-Akıntürk, sh 41 vd.

[77] Akipek-Akıntürk, Türk Medeni Hukuku, Başlangıç Hükümleri, Kişiler Hukuku, Birinci Cilt, 4. Bası, 2002 İstanbul, sh 38

[78] Akipek-Akıntürk, sh 46)

[79] Gerekçe için bkn Akipek-Akıntürk, sh 48 vd; İsviçre Medeni Kanunun yeğlenmesini gerektiren diğer etkenler hakkında bkn Sauser-Hall, Réception des droits europiéens en Tuquie, Recueil des travaux, Genéve 1958

[80] Akipek-Akıntürk, sh 65 vd.

[81] Akipek-Akıntürk, sh 64 vd.

[82] Anayasanın kenar başlıklarının da metne dahil olmadığı açıkça belirtilmektedir (Anayasa md 172). TTK ise 1474. maddesinde kenar başlıklarının metne dahil olduğunu belirtir.

[83] Akipek-Akıntürk, sh 52 vd.

[84] Akipek-Akıntürk, Aile Hukuku, sh 10

[85] İsviçre Medeni Kanununda yasal mal rejimi olarak mal birliği kabul edilmişti. Ancak 1998 tarihinde yapılan değişiklikle orada da edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi olarak kabul edilmiştir

[86] Oğuzman-Barlas, Medeni Hukuk, 9. Bası, İstanbul 2002, sh 21 vd.

[87] Eren Fikret, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 2000, sh 6

[88] Zevkliler, sh 22; Atasoy-Taşkın-Acar, Tüketiciyi Koruma Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2000, sh 7

[89] Poroy-Tekinalp-Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 7. Bası, İstanbul 1998, sh 11

[90] Gürzumar-Gürzumar, Kanunname-ü Ticaret ve Zeyilleri, Ankara 1962, sh 3 vd; Çağa Tahir, Deniz Ticareti Hukuku I, 10. Baskı, 1995 İstanbul, sh 23

[91] Çağa, sh 24

[92] Çağa, sh 24

[93] Çağa, sh 25 vd.

[94] Çağa, sh 27

[95] Kender Rayegan, Türkiye’de Hususi Sigorta Hukuku I, 4. Baskı, İstanbul 1990, sh 13

[96] Kender, sh 13 Dpn 21

[97] Kender, sh 13 vd.

[98] Kender, sh 14

[99] Kender, sh 2 vd.

[100] Kender, sh 16

[101] Kender, sh 16

[102] Kender, sh 19

[103] Erel N. Şafak, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Ankara 1988; Gökyayla Emre, Telif Hakkı ve Telif Hakkının Devri Sözleşmesi, Ankara 2000

[104] Tekinalp Gülören, Milletlararası Özel Hukuk Bağlama Kuralları, 7. Bası, İstanbul 2002, sh 8

[105] Nomer Ergun, Devlerler Hususi Hukuku, 11. Bası, 2002 İstanbul, sh 58

[106] Nomer, sh 64 vd.